Ana içeriğe atla

KALBİM AĞRIYOR

İnsan bazen ağlamak ister de ağlayamaz ya… İşte tam olarak öyleyim. Gözlerim dolu ama tek bir damla düşmüyor. Boğazım düğüm düğüm ama tek bir kelime çıkmıyor. Sanki içimde bir oda var; kapısı kilitli, camları kapalı, hava almıyor. İçeriye ne kadar duygu varsa doldurmuşum. Kırgınlıklarımı, söyleyemediklerimi, “boş ver” deyip sustuklarımı… Hepsi üst üste birikmiş.
Her seferinde içime attım.
“Kavga çıkmasın.” dedim.
“Anlaşılmam zaten.” dedim.
“Şimdi sırası değil.” dedim.
Sustum.
O sustuklarım zamanla küçülmedi. Aksine büyüdü. İçimde yankılanan cümleler geceleri daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Gündüz güçlü gibi göründüm belki, güldüm, normal davrandım. Ama kimse bilmedi; o gülüşün arkasında kaç defa yutkunmak zorunda kaldığımı.
Biliyor musun, insan en çok anlaşılmadığında yoruluyor. Anlatmaya çalışmaktan değil… Anlatamayacağını bilmekten. “Şimdi söylesem ne değişecek?” diye düşünüp vazgeçmekten. Çünkü bazen karşındaki duymak istemez. Bazen sen kırıldığını söylediğinde “abartıyorsun” derler. Bazen “ben öyle demek istemedim” cümlesi, senin hissettiğin her şeyi yok sayar.
O yüzden insan içine atmayı öğreniyor.
Önce küçük şeyleri.
Sonra daha büyüklerini.
Sonra kendini.
İçime attıkça ağırlaştım. Sanki görünmez bir yük taşıyorum. Kimse görmüyor ama ben her adımda hissediyorum. Bir cümle daha yutuyorum, bir his daha bastırıyorum. Ve her bastırışta içimde bir şey biraz daha kırılıyor.
En kötüsü de şu: Bir süre sonra neye üzüldüğünü bile ayırt edemiyorsun. Birikmiş her şey birbirine karışıyor. Eski bir söz, yarım kalmış bir konuşma, affedilmiş gibi yapılan ama aslında unutulmayan bir kırgınlık… Hepsi tek bir düğüm oluyor kalbinde.
Bazen gece herkes uyuduğunda, sessizlik çöktüğünde içimdeki o oda kapısını zorluyor. Gözlerim doluyor. Ağlamak istiyorum. Hüngür hüngür, içim boşalana kadar ağlamak… Ama yine olmuyor. Sanki ağlamaya bile izin vermemişim kendime. Güçlü olmayı o kadar benimsemişim ki, kırılmaya hakkım yok sanmışım.
Oysa insan güçlü olurken de yorulur.
Kimseye yük olmamak için susmak…
Kimse üzülmesin diye kendini üzmek…
“Ben iyiyim” demeyi alışkanlık haline getirmek…
Bunların hepsi bir gün insanın içine batmaya başlıyor.
Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: İçine attığın her şey seni yavaş yavaş senden uzaklaştırmış. Eskisi gibi gülemiyorsun. Eskisi gibi heyecanlanamıyorsun. Küçük şeyler mutlu etmiyor. Çünkü içindeki yer, söylenmemiş cümlelerle dolu.
Ve en acısı…
Kimse senin bu halini bilmiyor.
Yanında oturuyorlar, konuşuyorlar, hayat devam ediyor. Ama senin içinde fırtına var. Kimsenin duymadığı bir çığlık var. “Ben de yoruldum” demek istiyorsun. “Ben de kırıldım” demek istiyorsun. “Beni de anlayın” demek istiyorsun.
Ama alışmışsın susmaya.
Bazen düşünüyorum… Eğer o ilk kırıldığım anda konuşsaydım, belki bu kadar birikmezdi. Eğer bir kez cesaret edip “bu bana ağır geldi” diyebilseydim, belki içimde bu kadar kalın duvarlar olmazdı. Ama insan her zaman doğru zamanda doğru kelimeyi bulamıyor. Bazen duygular, dilinden daha hızlı büyüyor.
Şimdi içimde bir yorgunluk var. Fiziksel değil. Ruhumun yorgunluğu. Sürekli güçlü görünmeye çalışmanın, sürekli anlayan taraf olmanın, sürekli susmanın yorgunluğu.
Ve en çok da şunu istiyorum:
Bir gün, biri gerçekten “İyi misin?” diye sorsun. Ama gerçekten sorsun. Cevabımı beklesin. “İyiyim” dediğimde gözlerimin içine bakıp “değilsin” diyebilsin. O zaman belki ağlayabilirim. O zaman belki içimde biriken o taşlar biraz hafifler.
Çünkü insan bazen çözüm istemez.
Sadece anlaşılmak ister.
İçime attıklarım artık taş gibi. Taşıması zor. Ve ben ilk defa şunu kabul ediyorum: Her şeyi içimde tutmak zorunda değilim. Susmak zorunda değilim. Güçlü görünmek zorunda değilim.
Belki bugün değil.
Belki yarın da değil.
Ama bir gün, içimde kilitli kalan o kapıyı açacağım. Ve içeri dolan o ağır havayı dışarı bırakacağım. O zaman belki gerçekten ağlayabileceğim. Ve o gözyaşları, zayıflık değil; kendime verdiğim ilk dürüst cevap olacak.
Çünkü insan en çok, kendine sustuğunda kayboluyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar